|
ALİ İLE YILDIZ VEYA YAYLA ÇİÇEKLERİ
Ercan ERKAL
1.
Yaylalar. İnsanların yazın sıcağında bunaldıkları anda sığındıkları veya otlar sararmaya başlayınca hayvanlar için yeni otlaklar bulmak için çıkılan yaylalari Yaylalar göründüğü gibi ıssız değildir. Kulak verseniz toprağının sesine neler neler anlatırlar. Üzerinde yaşanmış bir çok yarım kalmış hatıranın bırakmış olduğu izler görürsünüz. Yaylalarda insanlar tarihin derinliklerinden gelen geleneğiyle şehirden bağımsız kendi sürecini yaşamıştır.
1974 yılındayız. Ve yine yaylaya çıkma vakti gelmiştir. Yolculuk başlayacak. Sağa sola koşuşturmalar, heyecan, coşku, sevinç yüreklerde Sıcaklar bastırmış, hayvanlar bunalmaya başlamıştır. Arguvana bağlı Horumhan köyündeki insanlar için her yıl yaşanan gelenek yine gerçekleşmek üzeredir. Bu köy diğer köylerden farklıdır; çünkü burası Drejan aşiretinin ağasının yaşadığı yerdir. Hasan Ağa son sözü söylemesini, problemlerden karlı çıkmasını bilen ve yönetimiyle Drejan aşiretini komşu aşiretlerden ayrıcalıklı konuma getirmeyi başarmıştır. Hasan Ağa atalarının asıl yeri olan Hekimhan Yamadağındaki yaylaları göreceği için heyecanlıdır. Dağ koşullarının ağır olmasından dolayı sürekli burada kalmak cazip gelmiyordu. Onlar için dağ bir nefesti. Gitmeseler boğulacaklardı.
Verimli tarlaları olmasına rağmen aşiretin temel geçim kaynağı hayvancılıktır. Otlaklar kuruduğu için yaylalara gitmekten başka çare yoktur.
Koyunlar iki gün önce gönderilmişti. Kuzularla ağır ağır yolculuklarına devam ederken, geride kalanlar yüklerini katırlara bağlamış yolculuğa hazır hale gelmişlerdi. Hasan Ağanın hanımı Meryem kızı Yıldıza seslendi:
- Ekmekleri sardın mı? Yıldız çeviklikle dönmüş;
- Evet, anne her şey tamam gibi görünüyor, dedi.
Yıldızın yüreği yüreğine sığmıyordu. Biraz ilerde amcası Ali Rızanın oğlu Ali yükleri katırlara bağlıyordu. Gözleri birbirini görmese de yüreklerinde birbirlerini seyrediyorlardı. Her ikisi içinde evlilik vakti gelmişti. Yıldız yiğit bir kız, Ali ise gençliğinin coşkusunu yaşayan delikanlı olmuştu. Onlar da artık kendileri için kuracakları yuvanın hayallerini kuruyorlardı. Geçen akşam Ali evlerinin köşesinde kendisini yakalamış, bu yaz isteteceğini söylemişti. Yıldız başını eğmiş, sessizce dinlemişti. Dudaklar kilitlenmiş, kelimeler susmuş, yürek dili konuşuyorlardı. Yıldızın varlığı kendi varlığının anlamını tamamlıyordu.
Güneş doğmadan yolculuk başlamıştı. Hasan Ağa atına binmiş, göç kervanının önünde, gururla yeni çıkışın onurunu taşıyordu. Hasan Ağa kardeşi Ali Rıza ile durumu konuşurken bir taraftan da etrafındakilere son direktifleri veriyordu. Gençler atlarını sürmeye başlamışlardı. Yolculuk 10 saat sürecekti.
2.
İşte yemyeşil dağlar, renk renk çiçeklerle süslenmiş gelin gibi. Eriyen karlar, çağıldayan derelere Her şey yeniden doğuşa, coşkuya şahitlik etmektedir. İnsanın basmaya kıyamadığı çimenler dizleri aşıyor, çocuklar keyifle çimenlerin üzerinde yuvarlanıyor. Çadırların kurulacağı Keşe Deresi göründü. Arkada sarp dağlar ve derin bir vadi. Karşıda Gavri Gale. Her zaman ki heybetiyle nöbetini devreden asker gibi duruyor.
Yıllardır gelindiği için çadırların kurulacağı yerler bellidir. Yalnız kışın biraz bozulduğu için düzeltilmesi gerekiyor. Siyah kıl çadırları açacaklar. Ön tarafı her zaman açık olacak şekilde altlarına direk verecekler. Kapısız, duvarsız gökyüzüyle engeli kaldıran çadırlar. Kadınlar çadır yerlerini düzeltirken, erkekler katırlardaki yükleri çözmeye çalışıyorlardı. Birkaç saat içinde çadırlar kurulmuştu. Dağın serin rüzgarı yüzleri yalıyordu. Çocuklar hemen karşı tepeden kenger, çiğdem ve ışkın toplamaya başlamışlardı bile.
Birkaç gün önce yola çıkan çobanlar sürüleri yayarak getiriyorlardı. Onlarda yorulmuş, kendilerini çimenlerin üzerine atıvermişlerdi.
Yaylaya gelişlerine en çok sevinenlerin başında Ali ile Yıldız geliyordu. Eksik olanı tamamlayacak, vuslatlarına ereceklerdi. Günler geçiyordu. Diğer obalar da yerleşenlerle dağ şenlenmişti. Kışın sert rüzgarların, karların savrulduğu dağlarda bunarlın yerini insan bağrışmaları, kuzu melemeleri, köpek havlamaları ve at kişnemeleri almıştı.
Ali Yıldızı çeşmeye giderken gördü. Kendisi de soğuk suyun aktığı çeşmeye kimseye fark ettirmeden arkadan dolandı. Yıldız Aliyi görünce yüreği göğsünden fırlayacakmış gibi oldu. Derken heyecanın yerini sükunet aldı. Yayla günlerinden, geçmişten, gelecekten bahsettiler. Şu karşıda görünen çadırların yanına kurulacak olan kendi çadırlarını, sürülerini ve çocuklarını konuştular. Yıldız komşuları Hane’nin geldiğini görünce aceleyle suyu alıp çadırlara doğru yola çıktı.
Ali konuşması, zekası ve olgunluğuyla aşirette otoritesini kurmaya başlamış, her kes tarafından takdir görüyordu. Artık Onu ağalığın tek varisi olarak görmeye başlamışlardı. Her umudun önüne dikilen engeller gibi Onun bu yükselişini hazmedemeyenler de vardı. Diğer amcaları ve onların çocukları bu durumu tedirginlikle izliyorlardı. Yıldız da Alinin bu durumundan dolayı bir taraftan gurur duyarken, bir taraftan da tedirgin oluyordu.
Onların ortak yıldızları vardı. Dağda insanı geceleri en yakın dostları yıldızlar oluyordu. İnsana onları avuçlayacakmış gibi görünürler. Dokunacak kadar yakın dururlar. Sarp dağların arasında insana yol arkadaşı olurlar. Ali için Yıldız da böyleydi. Geceleri ortak yıldızlarına bakıp haberleşiyorlardı. Yürekleri göğün sonsuz görünen derinliklerinde buluşuyordu. Her şey onları acıtıyor, dünya dar geliyor, yıldızlar onlara gecenin karanlığında umut oluyordu.
3
Bir gün kadınlar kendi aralarında heyecanla fısıldaşarak bir şeyler konuşuyorlar, hararetle tartışıyorlardı. Hasan Ağa’nın akrabalarından Mahmut Ağa Yıldızı oğlu Ahmete istetmişti. Birden dağ havası değişmişti. Çünkü dağ insanı en iyi anlayandır. Ona göre rüzgar estirir, yağmur yağdırır. Korunmak isteyeni korur, kucaklar vermez kimseye, ihanet etmez. İnsanı halinin tercümanıdır. Bir çok soru işaretleri endişeler vardı. Alinin Yıldızı isteyeceğini bilenler bunun Onun ağalığını engellemek isteyenlerin işi olduğunu düşünüyorlardı. Yıldız için artık ayın karanlığı yırtan aydınlığına benzer düşünceler yok olmaya başlamıştı. Derin karanlığın içinde kendine bir çıkış yolu arıyordu. Kendisi duruma itiraz etmeye hakkı yoktu. Büyükleri ne düşünürlerse o olacaktı. Babası kendisini isteyenlere kesin bir söz vermemiş, yalnız açık kapı bırakarak mühlet istemişti. Ancak babasının vermeye gönlü de vardı. Bu durum Yıldız ile Aliyi çok tedirgin etmişti.
Yıldız gece çöktüğünde çadırdan gizlice çıkmış, dağa doğru yürümeye başlamıştı. Ali zaten Onu bekliyordu. Beraber çadırları kuş bakışı görecekleri yerde oturmuş, sessizce uzun süre beklediler. Ali derin bir ah çekerek:
- Nedir bu olanlar ey yar, dedi.
Yıldız dizlerini karnına doğru iyice çekerek:
- Günler bize pusu kuruyor, dedi, kısık sesiyle.
Kırılmıştı yıllardır büyüttüğü, beslediği yeşerttiği sevdasına göz koyuyorlardı. Bir çocuğun oyuncağını isteyenlere vermek istememesi gibi sıkı sıkıya Alinin ellerini tuttu. İlk defa tutuyorlardı birbirlerinin elini. Gözleri yaşarmış gök puslu görünmez olmuştu. Bir taraftan uzaklardan gece koyun otlatan çobanların sesleri, bir taraftan da kurt ulumaları geliyordu. Aya yani umuda karşı uluyorlardı, kurtlar. Yuvayı yıkmak için gecenin en koyu zamanını bekliyorlar bir taraftan da meydan okuyorlardı. Kötü ne de cesaretliymiş.
Ali kendini topladı.
- Bekle, biz günlerin onların istediği gibi gitmesine izin verecek değiliz, dedi.
Yıldız:
- Günlerin getirdiği belki de gerçek, bizlerde bu gerçek önünde bahar sularının seline kapılanlar gibi gideceğiz.
- Hayır, hayır, hayır dedi Ali. Günlerin getireceği bizim yüreğimizde saklıdır. Biz bunu kimseye vermeyeceğiz, dedi.
Yıldızın elini öptü. Yıldız usulca kalktı, elini çekti. Gözlerine baktı Alinin yüreğinin aydınlığında gezindi. Başını çadırlara doğru çevirdi. Kendileri için hayın plan kuranların umduklarının boşa gitmesi için Allaha dua etti. Ama orada koyu bir karanlık vardı. Ve Onu kendine çekiyordu.
- Ben gidiyorum, dedi Yıldız. Ama senin dışında hiç kimsenin olmayacağım. Kimse beni senin yüreğinden başka bir adrese gönderemeyecek. Ben seninim, senin olacağım, diyerek kararlı adımlarla uzaklaştı.
4
Ali düşünceleriyle baş başa kaldı. Savaşacaktı, sevdası için maliyeti ne olursa olsun. Yıldız’ı isteyen Ahmetle konuşacaktı. Ertesi gün koyunları suya indirmiş olan Ahmeti tenhada yakaladı. Ahmet Aliyi görünce korku içinde Onun konuşmasını bekledi.
- Yıldızı istetmişsin , dedi Ali. Ahmet kendini ezdirmemek için cesaretini toplayarak:
- Evet bunda alınganlık edecek ne var? İster verirler, ister vermezler, deyince Ali:
- Benim Onu istediğimi biliyorsun, Onun da beni, dedi tok sesle.
Ahmet bir şey demeden koyunları toplayıp gitmeye kalkıştı. Ali:
- Ben sevdamın arkasındayım,her şey pahasına, diyerek arkasından bağırdı.
Hasan Ağa dengeleri gözeterek hemen karar vermiyordu. Aşiret içindeki dengeleri gözetmek zorundaydı. Her iki taraf da akrabalarıydı. Alinin durumu ortadaydı. Onun aşiret içindeki ağırlığını da gözetiyordu. Kendi içinden Aliyi istemiyordu. Çünkü ağalığı kendi oğullarından birisinin devam ettirmesini istiyordu. Eğer Hasan Ağa Yıldızı Aliye verirse ağalık şansı artacaktı. Olayları biraz durultmak istedi. Kesin bir söz söylemekten kaçınıyordu.
Ali iddiasından vazgeçmedi. Bu belirsizlik sürdükçe kendisi daha çok bunalıyor, çözüm yolları arıyordu. Ahmetle en son ki konuşmalarından sonra arasını düzeltmek istedi. Onu ikna ederek isteğinden vazgeçirmeyi umuyordu. Ancak o da inadından vazgeçmeyince varlığını ortadan kaldırmak için kaza süsü vereceği bir plan yaptı. Ali bir gün Divriğinden koyun getireceğini söyleyerek Onunla gitmeyi teklif etti. Ahmet her ne kadar tedirgin olsa da gitmenin daha iyi olacağını düşünerek kabul etti. Ancak ailesi gitmesini engeller diye haber vermedi. Ve gece yola çıktılar. Çünkü sabah Divriğinde olmaları gerekiyordu. Yol üzerinde sarp kayalıkların olduğu bir mevkiye gelince Ali biraz dinlenmeyi teklif etti.
Ahmet içindeki bin bir korku ve endişe içinde beklerken tereddütlerini yenmeye çalışıyordu. Ahmetin bir boşluk anından faydalanarak Ali Onu sarp kayalıklardan aşağı attı. Kayalıklar o kadar sarp ve çetindi ki öldüğüne kanaat getirdi. Tıpkı hayat gibi keskin, uçurum ve sarp olan kayalıklardan medet ummuştu Ali. Uğrunda her şeyi göze aldığı sevgilisi için bir yok edişi bile seçebiliyordu.
Ali öfkesinden soluyarak son kez kayalara baktı. Karanlıkta artık hiçbir şey görünmüyordu. Obaya bir gün sonra koyunları alarak döndü. Tabii oba Ahmetin kayboluş haberiyle çalkalanıyordu. Zaten her an bir şeyler bekleyen insanlar durumu anlamaya çalışıyorlardı. Kendisi ilk defa duyuyor gibi tepki de bulundu. Ahmet kayalıklardan fırlatılınca takdir-i ilahi kayalıklarda yuvarlanmış, ağır yaralanmasına rağmen ölmemişti. Ertesi gün sonra oradan geçmekte olan çoban tarafından fark edilmişti. Çobanlar hemen kendisini Keşe deresindeki obaya kendisini getirdiler. Ailesi hemen O’nu Malatya’ya götürdü. İki aylık tedaviden sonra kendine geldi Ahmet. Ancak durumu ailesi dışında kimseye doğru bir şekilde söylemedi. Başkalarına kayalıktan ayağının kayarak düştüğünü söylemişti. İnsanlar her ne kadar inanmasalar da, çok fazla da üstüne gitmediler.
Hasan Ağa hemen yakın çevresini topladı. Olayı kapatmaya ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaya karar verdiler. Ali için her şey değişmiş, başarısız teşebbüsten sonra Ona kızgınlık ve isyan artmıştı. Herkes Ona farklı gözle bakıyordu. Günlük normal işlerine devam etmeye çalışıyordu. Ama artık değişmeyen gerçek vardı: Düşman kazanmıştı.
5
Hasan Ağanın Alinin son manevrasından sonra kızını Ona vermesi aşiretteki iç dengeleri daha çok bozacaktı. Mahmut Ağayı çağırarak kızını vermeye razı olduğunu belirtti. Obada buruk bir sevinç yaşanıyordu. Hemen Ahmetin ailesi nişan hazırlıklarına girişti. Ali için her şey artık bir hiçti. Aşkına ulaşabilmek için yaptığı şeyden dolayı artık kimsenin yüzüne bakamaz olmuştu. Yıldızını da artık göremiyordu. Yıldızsız geceler nasıl karanlıksa, Yıldızın yokluğa Onu ıssızlığa, sessizliğe götürüyordu. Son durumlardan dolayı Yıldız hiçbir yere çıkamıyordu. Devamlı gözetim altındaydı.
Yıldızın gözleri artık sadece toprağı görüyordu. Bu dünyada, buluşmak, kavuşmak artık Ona imkansız geliyordu. Başı önde kolları kırık, gücünü, iradesini elinden almışlardı. Nişan günü gelip çatmıştı. Coşku ile hüznün, sevinç ile gözyaşının, harmanlandığı yaylada kınalar yakıldı. Bu Yıldıza bir sevdanın öldürülmesinin ardından eline sürülen kan gibi göründü. Ali o gece obadan ayrılmış koyunların başında tek dostu ıssız dağlara sığınmıştı. Gözlerini göğe çeviriyor; Allahta bir işaret, bir iz, bir çözüm vermesini diliyordu. Yer suskundu, gök suskundu, yıldızlar suskundu. Geceler Onun sığınağı, dağlar dostu olmuştu.
Ahmet Yıldızı artık alacak olmanın verdiği güvenle Aliye karşı harekete geçti. İçi intikam hissiyle doluydu. Kırılan onurunu kurtarmak, gururunu rencide eden Aliye haddine bildirmek istiyordu. Ve bir gece adamlarıyla Alinin ağılını bastı. İki yüze yakın koyun boğazlandı o gece. Ertesi sabah Aliye durumu bildirdiklerinde durumu sessizlikle karşıladı. Çünkü Aşirette sessizlik büyük patlamaların, ani isyanların, biriktirilmiş öfkelerin boşalmasının alametiydi. Ölen koyunlara hiç üzülmedi. Yıldız uğrunda kesilmiş, kurban verilmiş koyunlardı.
Artık düğün hazırlıkları başlamıştı. Yaylada yapılacaktı düğün. Dönüşü olmayan yolun yolcuları olarak ayaklarını engelleseler bile yürüyeceklerdi. Ve kendilerini bekleyen kadere razı olacaklardı.Hiç kimsenin olmayacağım senin dışında demişti Yıldız. Yıldız sönmüştü, kül olmuştu. Onda hayat yoktu artık. Gözleri Alisini arıyor bulamıyordu. Nereye baksa karanlık ve karanlıkta uluyan çakallar. Yüreğinde sakladığı sırrı kimseyle paylaşmıyordu. Düğüne iki gün kalmıştı. Akşam fırsatını bulup çadırdan çıkmış, Alinin koyunlarını dinlendirmek için seçtiği yamaca koştu. Ali Onun gelişini fark etmedi bile. Gelir gelmez hışımla:
- Nereye gidiyoruz, dedi Yıldız. Beni bu yolda nasıl yalnız bırakırsın.
Ali birden bire Yıldızı karşısında görünce şaşırdı. Ali elindeki koyunları otlattığı sopayla göğü işaret ederek:
- Oradan geldik, -sopasını indirerek toprağı eşeledi ve- buraya döneceğiz dedi. Ve bize sonsuz huzurun kapıları açılacak kimse bizi bulamayacak, rahatsız etmeyecek.
Yıldız Alinin yanındaki mavzeri eline alarak :
- Ben gidiyorum ama ya sen benim canımı alacaksın yada ben kendimin.
Ali şaşkınlık içinde duraladı. Anlamaya çalıştı. Havsalası almıyordu. Yıldızın elini kavradı, elindeki mavzeri aldı, ellerini öptü, yanağına yasladı. Veda buluşmalarıydı, son buluşmadan önce. Yanından iterek:
- Git ey yar; sen benimsin, dedi.
6
Serin bir yayla havası vardı. Aşiret ağasının düğünü olduğu için mahşeri bir kalabalık vardı. Davulcu tokmağını sallıyor, zurnacı ciğerlerine dolan nefesiyle halay çeken erkeklerin neşesine ortak oluyordu. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, ileri gelenler... Kazanlarda etli pilavlar kaynatılıyor. Misafirler en güzel şekilde ağırlanmaya çalışılıyordu. At yarışları yapılıyor, cirit oynanıyor, Drejan aşiretinin geleneksel oyunu Tura oynanıyordu. Gençler cesaretlerini, güçlerini göstermek için birbirleriyle yarış ediyorlardı. Gelin ertesi gün çıkarılacaktı.
Ali yine ortalıkta yoktu. Saatler yıl olmuş geçmek bilmiyordu. Beyni çatlayacak gibiydi, düşüncelerimin anaforunda. Mavzerinin soğuk demirini alnına dayamış bölgeye hakim olan tepede düğünü seyrediyordu. Mavzerine sarıldı. Sevgiliye sarılır gibi. Yarını bekliyordu. Yarın onlarındı.
7
Gelinin bineceği at hazırlanmıştı. Yıldız bekleniyordu. İnsanlar eğlencenin yorgunluğuyla uyanıyor, son merasim için hazırlıklara yardım ediyorlardı. Önce Yıldızın eşyası taşındı. Çeyizliği gelin gideceği çadıra götürülüyordu. Gelinin gideceği yer hemen komşu çadırlardan biriydi. Düğün sahibi Mahmut Ağa bir aksilik olmaması için çırpınıyordu. Gözler Alideydi. Ne yapacağını herkes merak ediyordu. Kimsenin eline silah almaması için tedbir alınmıştı. Ama Ali ve Yıldızı yeni başlangıçlar bekliyordu.
Gelinin bineceği atta huysuzlanmaya başlamıştı. Kadınlar Yıldızı çıkarmadan önce kardeşi gelenek olan kardeş yolluğunu bağladı. Annesi ve kardeşleriyle vedalaştı. Babasının elini öptü. Dualarla uğurlanıyordu. Yıldızın gelinliği süzülüyordu. Ay batmış güneş doğmuştu. Artık yolculuk vakti gelmişti. Yıldız örtünün altından Aliyi görmeye çalışıyordu. İçinden nerede kaldın Ali, niçin geciktin al beni, bul beni, yeter artık bu hasret diyordu.
At yola çıkmıştı. Kalabalık yavaş yavaş yol açıyordu. Ali ne yapacağını şaşırmıştı. Cesaretini yitirmişti. Bir taraftan da sevgilisine verdiği söz aklına geliyordu. Tek mavzer amca oğlu Şefikin elindeydi. Ali birden şefikin elindeki mavzeri aldı, doğrulttu. Sevgilisinin kalbine nişan aldı. Tek kurşun attı. Kopan gürültüden ne olduğunu anlamaya çalışan insanlar Yıldızın at üzerinden süzülerek düşüşünü gördüler. Gözler, o güzel gözler sabitlenmiş, zaman durmuştu. Yıldız attan yere düştü. Gözleri son yolculuğunda eşlik edecek yol arkadaşını aradı. O da fazla gecikmeden göründü. Artık uzun yola çıkma vakti gelmişti. Varsın insanlar dünyayı, iktidarları, malı, mevkileri paylaşsınlar. Sonsuz vuslatın gerçekleşeceği günü beklemek Ona düşüyordu. Müdahale etmek artık çok geçti. Vurulduğu an ölmüştü. Kadınlar başına toplandı, feryatlar, figanlar
Kimin yaptığı sorusunun cevabı gecikmemişti . Çevrelerine bakınırken karşı yamaçta Alinin çıktığın gördüler. Silahlı olan ağanın yakınları arkadan ateş ettiler. Omzundan yaralanan Ali fazla gidemedi. Yakaladılar. Büyük bir öfke seli birikmişti. Alinin ablası Meryem kardeşini kucağına aldı korumaya çalıştı, yalvardı, yakardı ama nafile . Bir canı, bir yüreği, bir sevdayı susturmak için insanlar seferber olmuşlardı. Alinin ağzına mendil tıkadılar. Taşlarla, sopalarla vurdular, vurdular... Sonunda son nefesini kestiler. Drejanın soluğunu, sesini kestiler.
Daha sonraları o anda taşlar, sopalar ile Aliye vuranlara hem kendilerine hem de çocuklarına canlarına ve mallarına büyük musibetler geldi. Drejan bu olaydan sonra bir daha kendine gelemedi. Kendi kendini yıkmıştı. Oyun aşiret kurallarına göre oynanmış ama hayat bu oyunu kabul etmemişti. Kızının ölümünden sonra Hasan Ağa kontrolü elinden kaçırdı. Herkes bu felaketleri onların bir aşkı söndürmelerine bağladılar.
Yaşarken kavuşmayanların ruhları kavuşmuş oldu. Drejanın yazlık köyü Dikilinin yamacındaki mezarlar geceleri bir aydınlığın dolaştığını söylerler. Ali ile Yıldızın mezarından çıkan ışık huzmelerinin buluştuğu söylenir. Onlar için yakılan ağıtlar, türküler halen o aşk acısını dinleyenlerin ve seven insanların yüreğine kor bir alev gibi indirmektedir. Onlar dağların ıssız yamaçlarında beklemektedirler. Ve selam gönderiyor, sevdikleri için ölenlere Ve Leylaya ve Mecnuna
II. ŞEYH HASAN KÜLLİYESİ VE CAFER PAŞA CAMİSİ
Şeyh Hasan; Selçuklu ordusuyla Fırat Boyu kaleleri fethine katıldıktan sonra bir Ermeni kenti olan Arapgir’e Subaşı rütbesiyle Sultan tarafından atanır ve bölgede “iktâ” olarak verilir.
Türkmen aristokratı ve Bayat Boyu beylerinden olan Şeyh Hasan, Arapgir’in Hezenek semtinin altındaki düzlüğe ordugâhını kurar. Daha sonraları Uguzlu (Oğuzlu) semti olarak anılacak bu yöreye Askeri kuvvetler yerleşerek, şehir ve köylerin asayişini temin eder. Dokuma Sanayi’nin ve ticaretin gelişkin olduğu Arapgir esnaf ve tüccarından, İpek Yolu üzerinde olduğu için geçen kervanlardan satış üzerinden belli oranda “rûsum” alınırmış. Köylülerden ise Ekin Pazarı’ndaki satışlarda hububat’dan “Godik” nisbetinde “Hums” alınırmış. Hayvan pazarında büyük ve küçük, binek hayvanlardan farklı oranlarda akçe alınırmış. Şıra pazarındaki; pekmez, bal gibi yiyeceklerden de ayrıca vergi alınmakta imiş. Ayrıca savaş zamanlarında ise çarşı ve pazarda satılan şeylere özel narh konarak bu fiat üzerinden vergi alınmakta imiş...
Tüm bu vergi alımlarını tahsil de eden Şeyh Hasan; kısa bir zaman sonra Arapgir’in eski yerleşim yeri ve kale içi olan Eskişehir’de (bugünkü Osmanpaşa mahallesi) kendi adıyla anılan bir tekke ve külliye yaptırır. (15)
Taylor; 1860’ta Arapgir’de bir Bektaşi Tekkesiyle karşılaştığını yazmaktadır. (16) Ki, bu tekke, Şeyh Hasan Tekkesi’nden başkası değildir. Fakat, daha sonra Meydanevi Cami’ye çevrilmiştir. Aşevi, Atevi gibi müştemilatı ile mal varlığı olarak da Vakıf arazileri, bağ ve kavaklıklar vardır.
Yavuz Sultan Selim döneminde (1515) Arapgir Osmanlılarca fethedilince: Türkmen Beylerinden ve Arapgir eşrafından Kulibeyoğlu Ali Bey ve Şeyh Hasan Aşireti mensupları; Kızılbaş oldukları için malları ellerinden alınarak Ermeni tüccarlara ve sünnilere verilmiştir. Bu meyanda Şeyh Hasan Tekkesi ve Külliyesi Vakfi’na da Arapgir eşrafından “Kestanzadeler” atanmıştır. (17) Arapgir’in Türkmen Kızılbaş köylerinden bazıları ve şehir halkı Çaldıran dönüşü bölge fethedildiği için; l515 yılında yemin ederek, Osmanlı tebası olmuşlar ve Hanifi Mezhebini kabul etmişlerdir Mezhep değiştirmeyenler için özel olarak ”Kızılbaş Vergisi” konmuştur.
Şeyh Hasan Tekkesi’ne 1694 yılında Arapgir Sancak Beyi Cafer Paşa tarafindan bir minare yaptırılarak camiye dönüştürülmüş, adına da Cafer Paşa Camisi denilmiştir. Yine aynı yıl Onar Köyü’ne de bir küçük cami yaptırılarak; Arapgir eşrafından Sabrioğullarından bir imam atanmıştır. Her hafta Cuma günleri “ictima edilerek”sayım usulüyle Onar Köylüleri 1694’den İttihat ve Terakki dönemine kadar Cafer Paşa Cami’sine mecbur namaza sevk edilmişler ve kontrole tabi tutulmuşlardır. Aynı uygulamayı 1566’dan itibaren Malatya’nın Yazıhan ilçesi Fethiye köyünde de görmekteyiz. İki köy de Dede Ocağı’dır.
En son Vakıf mütevellisi Kestanzade Hacı Abdullah Ağa’nın vefatı üzerine aileden kimse kalmaz. Bunun üzerine 20.000 kuruşluk gelirli vakfın; Osman Paşa Mahallesi ahalisinin kendilerinin hakları olduğu iddiasıyla dava açarlar. Bu duruma Onar Köy’lüleri itiraz ederler. Şeyh Hasan soyundan olduklarını ibraz eden belgelerle Onar Köyü halkı da Vakfın mal varlıklarının kendilerine ait olduğunu belirterek; 11 Nisan 1299 (1883) tarihinde Arapgir Mahkemesinde dava açarlar.
Onar Köyü halkına dava dilekçesini: “Karye-i mezküreden; Kalın Ali, Hatunoğlu Musa Kehâ, İmam Molla Süleyman, İbrahim Kehâoğlu Mustafa Kehâ, İnceninoğlu Ömer Çavuş, Kara Memedoğlu Ahmed, Hasan Kehazade Koca Kehâ” imzalayarak; davanın seyrini anlatarak “adalet ve hakkaniyet dairesinde ahalinin gadre uğratılmamasını istemekte”dirler.
Vakıf davası yıllarca sürer.Bu olay, Arapgir’de hak iddia edenlerle Onar Köylüleri arasında kavgalara neden olur. Dava Eğin Kazasına aktarılır. Zabit Hüseyin Efendi (Güney) davayı ciddi bir şekilde takip eder.İstanbul’da ikamet eden Onar Köylü Hafiz Mehmet (Fakir)Efendi; Evkaf’tan, Naküb’ül Eşraflık defterinden, Defteri Hakani kayıtlarından ve arşivlerinden çıkarttığı Şeyh Hasan ve Onar Köyü ile ilgili belgeleri Hüseyin Efendi’ye gönderir. Dürüst, Erdemli, namuslu bir kişiliğe sahib olan Zabit Hüseyin Güney; vakıf arazilerini, bağ ve bahçelerini Ağaların elinden kurtarma mücadelesini meşru hukuki yoldan sürdürürken; Onar Köyü’nden bazı çıkarcı kişiler tehdit ederler. Ekin tarlalarının derilmesinde, harmanının dövülüp elenmesinde tek başına bırakılır. Tüm bu olumsuzluklara karşın Hüseyin Güney bıkmaz, yılgınlığa düşmeden Mahkemelerde davayı takip eder.
Eğin Mahkemesine belgelerle vakfın ve Şeyh Hasan Külliyesi’nin arazilerinin Onar Köylülerine ait olduğu ispatlanır.
Dava sürerken, I.Dünya Savaşı başlar ardından İstiklal Savaşı devam eder. Köydeki erkeklerin hepsi savaşa gider. Bu arada davayı takip eden Zabit Hüsin Efendi de İhtiyat Subayı olarak savaşa gider ve İstiklâl Savaşı sonrası köye döner.Dava sürüncemede kalır.Kurtuluş Savaşı kahramanı ve İstiklâl Madalyası sahibi; İht.Zb.Hüseyin Efendi: Cumhuriyet sonrası davayı tekrar açar. 1944 yılına kadar Köy arazileri ve Vakıf davası hukuk mücadelesi devam eder, ama Zabit Hüseyin Efendi vefat eder. Eski Muhtar Musa Çöp köy adına davalarını takip ettiğini belirtmektedir. Fakat kendinden önce ki Muhtar ve ihtiyar heyetin den bazıları, Arapgir ağaları ile işbirliği yaptıklarını ve dava düştüğünde de çeşitli vaadler aldıklarını söylemiştir. Davayı savsaklayan, Vakıf arazilerini peşkeş çeken ve dilekçelerde ki imzaları geri almış olan şahısların isimleri bizde saklıdır. Bugün hayatta olmayan bu kişileri; Köylüler arasında ikilik yaratmamak için isimlerini yazmıyorum. Köydeki Arapgirli Ermenilere ait bağ, bahçe ve tarlalarda aynı şekilde sahte belgelerle dağıtılmıştır. Musa Çöp: “Arapgir eşrafından ve eski köy imamı olan, Fadılıoğulları, Sabrioğullarından, Kulibeğoğullarından, Emiroğullarından ve bazı ağalar, Onar Köyünden bazı yalancı... (bu yalancı şahitlere nakit para,vb. hediyeler ile imamlık, daha sonra birer tarla ve bağ gibi yerlerin bakımları verilerek ödülendirilmiştir) şahitler bularak mahkemede tanık olarak dinletmişler ve vakfın, caminin tarlalarını ve diğer mal varlıklarını “mürur-i zamana” uğradığından talan etmişler, mahkeme de sona ermiştir.” diyerek ve hayıflanarak bize anlatmıştır.
1224 yılında kurulmuş ecdadımızın vakfı; “hasis, sahtekâr, aç gözlülerce talan” edilmiştir. Son olarak da 1984 yılında Cafer Paşa Camisi’nde bulunan Şeyh Hasan’a ait el yazma Kuran ve kitaplar; caminin kapısı kırılarak çalınmış, zanlılar hakkında soruşturma açılmasına rağmen bir şey elde edilememiştir.(18)
III. BÜYÜK OCAK TEKKESİ
“Büyük Ocak Tekkesi” Şeyh Hasan’ın Onar Köyü’nde inşa ettirdiği Cemevi ve Zaviye’nin bınası ve müştemilatının adıdır. Sultan Onar Cemevi ve Büyük Ocak da denmektedir. Cem Dergisi’nde “Cemevlerinin Tarihsel Kökeni ve Mimarisi” adlı yazı dizisinde Türkiye’deki benzer Cemevlerinin mimari yapı sanatı özellikleri ve kökenini anlattım (19)
Burada sadece, Büyük Ocak Meydan Evi’nin yapı mimarisi özellikleri üzerinde duracağım. Şeyh Hasan’ın 1224 yılında 12 direkli bir çadır görünümde inşa ettirdiği Sultan Onar Cemevi, Orta-Asya Gök-Tapınakları’na benzemektedir. (20)
Büyük Ocak Tekkesi; 15x17 m2’lik boyutta, kareye yakın dikdörtgen planlı; 1,5 metrelik kalınlıkta 2,5 m. yüksekliğinde taş duvarlara bindirilmiş, yedi kat gökyüzünü ifade eden kırlangıç çatı, 12 direk üzerine kubbemsi oturtulmuş, içten çadır görünümlü.. Koçbaşlı direklerin üstüne kalın Hatıl Ağaçlar atılarak birbirine tutturulmuş. Hatılların üstüne 10-20 cm. aralıklarla kisek ağaçlar dizilmiş; kiseklerin üstüne aralıksız ters yönde mertek ağaçlar dizilmiş; merteklerin üstüne aruda denen kısa ağaçlar aksi istikâmette sıralanmış; bunların üstüne de hortut dalları ile ince çubuklar düzgün sıkça serilmiş; tüm bunların üstüne de püşürük denen özel kırmızı toprak ile kıyılmış samanın karışımından olan çamur 15-20 cm. kaplanmış. En üstte yanı dam’da; 20 cm. kalınlığında “Caşgan” denilen özel killi yağlımsı kaygan toprak dama serilmiş. Damın üstündeki toprağı yağmura yaşa karşı sıkıştırmak için zil taştan denen granitten yapılmış 50-60 cm çapında 100-120 cm. boyunda silindir şeklinde, LOG denilen kaya kütlesinin iki yanının orta noktaları oyulmuş ve ağaç dil geçen özel bir ağaçtan yapılmış “çengel” aparatla iki kişinin çektiği bodur sütun damda durmaktadır.
Yarı kubbeleştirilmiş damın tam orta yerinde taştan oyulmuş bir pencere ve duman deliği vardır. Bu delik Gök-Tapınak’larındakı “tüğünük” denen ve evin tabanında yakılan ateşin dumanlarının çıktığı deliğin aynısı olup, güneşin ışınlarını da meydana yansıtan pencere işlevini görmektedir.
Yine kubbemsi damın ortaya yakın bölümünde bütün direklerden daha kalın ve siyah; üzerinde kahve ve kızıl beneklerin olduğu “KARADİREK” denen ve kutsal sayılan bir ağaç direk vardır. “Karadirek” Göktapınak’larda simgeleşen “kutup yıldızı”nı ve “varlık birliğini” sembolize eden düşünceyi anlatmaktadır. On iki direkler, On İki İmamlari ifade etmektedir. Aynı zamanda On iki Kabilenin oturduğu gedikleri belirlemekte, On İki hizmet sahiplerini ve On İki post makamını sembolize etmekte ve daire de oturma konumlarını belirtmektedir.
“Karadirek” aynı zamanda “Zat-ı Mutlak”a giden “sırat-ı müstakimi” ifade etmektedir. Taş pencere ise; “sema’ya / Göğe ağmanın”, “Hakk ile Hak olma”nın bir sembolüdür. Semazenler bu deliğin tam altındaki meydan da sema dönerler...
“Karadirek” üzerinde “çerağ tası” vardır. Cem’den önce çerağ burdan uyandırılarak “erkân” bu törenden sonra dede tarafından yürütülür. Ayrıca Karadirek’te Şeyh Hasan’ın tunçtan miğferi asılıdır ve “çırahban” tası olarak kullanılır. Karadirek’in dibinde ise “civher” toprağı vardır. Dede; cem törenleri için meydan evi düzenlendiğinde, Karadirek’in dibindeki post’ta Anabacı ile oturarak sercem olarak ayn-i cemi yönetir. Her direk arasında ki 12 gedik’e de 12 kabile otururlar.
Onar Köyü’nde yıllık Görgü-Cem’lerinde önce: Şeyh Hasan Türbesi’ne bir koç tığlanır, sonra cem yapılır.
Büyük Ocak Tekkesi (Onar Zaviyesi)’nin giriş kapısı ve eşiği özel bir ağaçtan yapılmıştır ki neredeyse 8 asırdır; kara, yağmura dayanarak bugüne dek bozulmadan gelmiştir. Eşiğe üç kez niyaz edildikten sonra meydanevine / Cemevi’ne uzan bir koridordan girilir.
Zaviyenin kapı girişinden sonra kurban tığlama yeri vardır. kurban kanı bir kanalla öndeki bahçeye akıtılmaktadır. Uzun bir koridordan sonra Meydan evine girilir. Koridorun bir yanında ise, ikrâr verme ve müsahip törenleri için; Rehber gözetiminde abdest alma kurnası vardır. Bu kurna daha sonra sökülerek yerinden çıkarılmıştır.
Cemevi’nin önünde; yemek pişirme yeri, aşevi, ekmek pişirme ocağı, kiler, hamam, hela, çamaşırhane gibi odacıklar vardır. Sağ yanda iki katlı tekkeşinevi, ahır, samanlık, odunluk, misafirhane vardır. Sol yanda ise: bahçe vardır...
Mimari özelliklerini betimlediğimiz Şeyh Hasan’ın Onar Köyü’ndeki ilk ev dediğimiz ya da tarihi kayıtlarda “Onar Zaviyesi” olarak geçen, halk arasında ise “Büyük Ocak” denilen yapı: Selçuklu’ların köyde ilk inşa edilen Aristokrat bir Türkmen Beyi’nin malikhanesi ve dini ibadet mekânı ve divanıdır.
HEKİMHANLI ESİRİ
Esiri'nin asıl adı Mehmet'tir. Babası Kasım Ağa Hekimhan'ın Hasançelebi bucağına bağlı Basak köyü halkından olup XVIII. yüzyılda yörenin en ünlü aşıklarından biri olarak bilinen Baboğ Dede'nin dördüncü oğludur. Kasım Ağa, Baboğ Dede'nin vefatından sonra kardeşlerinden ayrılarak Basak köyü yakınlarında bulunan Güvenç köyüne yerleşmiştir.
Mehmet (Esiri) 1259 (miladi 1843)'da ailenin üçüncü çocuğu olarak Güvenç köyünde dünyaya gelmiştir. Köyde okuma yazma öğrenip günlerini çobanlık yaparak geçiren Mehmet, dedesi Aşık Baboğ gibi iyi saz çalar, usta malı şiirlerin yanında kendi deyişlerini de söylemeye başlayarak yakın çevresinde Aşık Mehmet olarak adını duyurur.
Bir şiirinde :
''Pir elinden dolu içip mest oldum
Aldım sattım her kıymetten üst oldum
Mürşit meydanında kemerbest oldum
Yüzümde yedi hat ağlara düştü''
diyen Esiri , badeli aşıklardan olduğunu belirtir. Yine bir şiirinde:
''Gönül kuşu ulağına gelince
Aşıklar mest olur bade dolunca
Kaşların yayına nazar kılınca
Dedim Hak'tan ola yardım erenler''
deyişinde, bir şiirinde :
''Erenler yaktı çıramız
Çok şükür rüşan olduk
Aşıklıkta bu töremiz
İçtik bade sultan olduk''
biçimindeki söyleyişinde ve:
"Aşık olmayınca bade içilmez
Okuyup yazmasan mana seçilmez
Har biten yerlerde gülşen açılmaz
Bülbüle bu nale efgan elverir''
biçimindeki söyleyişlerinden badeli aşıklardan olduğu anlaşılmaktadır.
Aşık Mehmet 20 yaşına geldiği zaman artık kabuğuna sığmaz olur ve bir gün kardeşlerine "Benim özümde muhabbet coş eyledi. Ben Hacı Bektaş'ta Feyzullah Çelebi'yi ziyarete gideceğim" diyerek köyünü terk edip Hacı Bektaş'a gider. Feyzullah Çelebi'den manevi himmet alarak aşıklığını beyan eder. Aşığın sazını ve sözünü dinleyen Feyzullah Çelebi "Söyle Esiri'm sakla sırrımı" deyince artık şiirlerinde Esiri mahlasını kullanmaya başlar.
Güvenç köyünde evlenen Esiri , ileri yaşına rağmen köyünü terk ederek çocuklarıyla yine Hekimhan 'ın merkez köylerinden Çulhalı köyüne yerleşir. 1329 (miladi 1913) yılında 70 yaşındayken Çulhalı köyünde vefat eden Esiri, bu köyde defnedilmiştir.
Esiri'nin şiirlerinin toplandığı iki büyük defter mevcuttur. Bunlardan biri Hamza adlı torununda kalmış, diğeri de 1952 yılında Malatya ili Yazıhan ilçesi Karaca köyünden Abdurrahman Ünlüer tarafından alınıp Ankara'da Avukat Cemal Özbey'e verilmiştir. Cemal Özbey tarafından uzun yıllar saklanan bu defter Cemal Özbey'in vefatından kısa bir süre önce 1993'te Malatya 'ya gelişinde bizzat kendisi ''yaşlandım ve rahatsızım. Bu şiirleri değerlendiremedim. Bunların kıymetini ancak siz bilirsiniz'' diyerek bana vermiştir. Halen bende olan bu defterde 250 şiir bulunmaktadır. Hekimhan ve çevresinde yaptığımız araştırmalar sonucu elimizdeki şiir sayısı 270'e ulaşmıştır. Şiirlerinin bu kadar olmadığı, sayının daha da artabileceği kanısındayız.
Cemal Özbey'e Yazıhan'ın Karaca köyünden 4.2.1956'da yazılan ve Özbey tarafından fotokopisi bana verilen bir mektupla yine Cemal Özbey'e yazılan isim yerinde bir imza bulunan tarihsiz bir mektupta belirtildiğine göre Esiri hayatında 17 defa Hacı Bektaş'a gitmiş olup dergahtan ilgisini hiç kesmemiştir. Yine aynı mektuplardaki ifadelere göre Esiri uzun boylu, kumral, ince uzun sakallı, uzun bıyıklı bir zattır.
Bilindiği gibi Hacı Bektaş dergahı dönemin bir eğitim kurumu niteliğindedir. Ham gelen, hizmeti ölçüsünde pişmiş döner. Hacı Bektaş'a gelen Esiri dini tasavvufi ve manevi kültürünün yanı sıra ilmini de bir hayli artırmış ve divan-gazel gibi türlerde aruz ölçüsü ile olgun şiirler yazabilecek duruma gelmiştir.
Bir şiirinde:
"Batıl dava kılmam birdir pazarım
Anın için böyle sermest gezerim
Üç huruftan dört kitabı yazarım
Okudum defteri divana geldim
deyişinde bu durumunu dile getiren Esiri'nin aynı şiirde
"Gel Esiri; oku dercet bu dersi
İsm-i azam budur ayet-i kürsi
Ne Süryani ne Arabi ne Farsi
Aşka düşüp Türk; lisana geldim"
deyişi öz be öz Anadolu Türkü olan aşığın Türkçe'ye olan sevgisinin bir ifadesidir.
Bazı şiirlerinde sosyal konuları da dile getirip gelecek kuşaklara dizelerini tarihi birer belge gibi aktarmıştır. 23 dörtlükten oluşan "Ağ Yeli'' isimli destanında:
"Hep takavüt oldu dağların kışı
Ömürde görmedik böylesi kışı
Ne bir çalı kaldı ne bir taş başı
Kerem edip ihsan eyle ağ yeli
Sene bin iki yüz doksan bir tarih
Hem dasıtan olsun hem bir tavarih
Ne şiddetten gayrı candan bi zarih
Kerem edip ihsan eyle ağ yeli''
biçimindeki söyleyişi ile miladi 1875'teki büyük kışı çarpıcı dizelerle anlatılan aşığın şiirlerinden engin bir kültüre sahip olduğu sezilmektedir.
DELİSİYİM
Bir sadık yar gördüm dalgam taşırdı
Kınaman gaziler dem delisiyim
Alıp aklım beni derde düşürdü
Aktı didem yaşı nem delisiyim
Sevdaya düşürdüm sevdasız seri
Beni Mecnun etti hubların biri
Hakikatta dört kapının haberi
Dediler lem Ali zem delisiyim
Sensin var eyleyip veren nasibim
Yürekte yaraya merhem talibim
Medet mürvet güneş yüzlü habibim
Seni görmeyeli gam delisiyim
Nazar eyle şu bülbülün ötüşün
Kahpe felek niçe yıkmış örüşün
Eğer sorarsanız benzim sarışın
Mihrican dokunmuş sam delisiyim
Gel Esiri bi-bakayı yaptırma
Bu fena dünyaya gönül kaptırma
Doğru yürü Hak ırakı saptırma
Yürektedir yaram em delisiyim
DOSTUM
Seni reftarına intizar iken
Yad ellere karşı salınma dostum
On sekiz bin alem aşikar iken
Gizleyip sırrını bilinme dostum
Beni çektin gami hicran dağına
Gönül arzu çeker yeğli yeğine
Rast geldim güzellerin çağına
Oyunbazsın desem alınma dostum
Kul edip özünü pazarda sattın
Necef deryasına Zülfikar kattın
Ezelden benimle ahd aman ettin
Olur olmaz yerde bulunma dostum
Kan ederim kalbi rakip bakarsa
Acepleme fırak beni yakarsa
Mürg ü hasret sineme el takarsa
Güç olur sensiz ben olunma dostum
Esiri'yi çaker etsen kapında
Arzum kaldı dergahında tapunda
Noksan yoktur hiç yaptığın yapında
Aşkile malamat gülünme dostum
VAH BENİ
Yalvardım Mevla'ya geçmedi dilek
Aldı zapteyledi bu dert vah beni
Erenler de merdan yayın açmadı
Kabdan kaba soktu bu dert vah beni
Yalvardım Mevla'ya olmadı çare
Yanıyor yüreğim kaynaşır yara
Ezelden yazılmış kanunu tura
Bölük bölük böldü bu dert vah beni
Kerbela'ya yolladım bir yavru emlik
Eylen dedim eylenmedi bir demlik
Dedim mahbup ne gördün benden kemlik Dedi kurban için ister hah beni
Esiri gel dinle emri hüdayı
Küş eyle gel Kerbela'yı nidayı
Sene seksen yedi Muharrem ayı
Bu hizmete layık gördü Hak beni
PARELENDİMİ
(Sarı Turnam)
Fırgatlı fırgatlı ne inilersin
Sarı turnam sinen parelendi mi
Niçin el değmeden sen inilersin
Sarı turnam sinen parelendi mi
Sazım sana yad düzen mi düzdüler
Tellerini haddeden mi süzdüler
Yad el değip perdelerin bozdular
Sarı turnam sinen parelendi mi
Sana kelam söyler davudi diller
Şu senin sedana maildir eller
Göğsüne takayım alışkın teller
Sarı turnam sinen parelendi mi
Beş perdeden çalınıyor bağlama
Esip fırgatınan sinem dağlama
Bulam ustasını canan ağlama
Sarı turnam sinen parelendi mi
Niçin yas tutarsın giydin karalar
Ahiret derdine nedir çareler
Esiri der nedir derde çareler
Sarı turnam sinen parelendi mi
yazihanilcesi@mynet.com
Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın
|